Author Archive | Deniz İlbaylı

Kuvvetler arasında

Yaşadığımız her an, farklı ve değişen bir takım kuvvetlerin etkisi altındayız. Bu kuvvetlerin belirli şiddetleri ve aynı zamanda yönleri de var. Tam da fizikte gördüğümüz kuvvetler gibi…

Bazen bu kuvvetlerin bizi yönlendirmesine izin veriyoruz. Bazen de direniyoruz. Çoğu zaman bilinçsizce, farkında olmadan giriyoruz bu kuvvetlerin etki alanına, uzaydan gelen meteorlar gibi.

Newton’un hareket yasalarındaki gibi her etki bir tepki doğuruyor hayatta. Aldığımız kararlar, yaptığımız seçimler, ağzımızdan çıkan kelimeler, inançlarımız, değerlerimiz, kısaca attığımız en küçük adımda bile bu kuvvetlerin ortaya çıkmasına sebep oluyoruz. İlk bakışta dışardanmış gibi görünse de aslında bu kuvvetlerin tamamı içimizde doğuyor. Biz doğuruyoruz. Uyaranlara vermeyi seçtiğimiz tepkilerle doğuruyoruz. Bize, doğru, yanlış, günah, sevap, güzel, çirkin diye öğretilenlerle uyumlu tepkiler, kuvvetler, doğuruyoruz. Hoşumuza giden kuvvetlerle güle oynaya aynı yönde ilerliyoruz, gitmeyenlere karşı gelip direniyoruz. Düşman olarak görüyoruz. Yaşamdaki zindeliğimiz, mutluluğumuz, huzurumuz büyük ölçüde bu kuvvetlerle ne kadar uyum içinde yaşadığımız ile orantılı oluyor.

Bilinçsizce, kendi yarattığımız bu labirentin içerisinde dönüp dolaşıyoruz. Sadece bir an için durduğumuzda, tüm o kuvvetlere yorum yapmayı bıraktığımızda, direnmeden, yargılamadan, savaşmadan, onların geçişlerini farkındalıkla izlemeye başladığımızda, bir şeyler değişmeye başlıyor. Labirentin duvarları yıkılıyor. Özgürleşiyoruz, gelişiyoruz, büyüyoruz, görmeye başlıyoruz hakikatleri. Bilinçsizliğin robotize ettiği bedenlerimiz, hücrelerimiz, gerçek anlamda yaşamaya, gerçek anlamda titreşmeye başlıyor. Tüm kutsal kitaplar, peygamberler, uzak doğu felsefeleri aslında aynı şeyi söylüyor. Ancak bizler kendi yarattığımız o bilinçsizlik tanrısının o kadar güçlü bir etkisi, kuvveti, altındayız ki göremiyoruz. Bu tanrı nefretle, tahammülsüzlükle, cahillikle, sabırsızlıkla, bin bir türlü yargılarla beslenip o kadar büyük bir canavar haline geliyor ki, elimizde ne sevgiye, ne şefkate, ne hoşgörüye, ne ilime, ne bilime, ne de durup, kendimize dışarıdan bakabilmeye yer kalıyor.

Her akarsu farklı farklı yollardan aynı denize akıyor. Namaz, meditasyon, dua, yoga… , insanın bu dünya gezegeninde ortaya çıkışıyla aynı anda ortaya çıkan bu kuvvetlerle barış içinde, uyum içinde yaşamak için bize gönderilmiş araçlar aslında. Şekilde farklı görünüyor olabilirler ama manada hepsi aynı. Dur, düşün, gör, hisset, farkında ol diyen araçlar. Ancak insan, doğası gereği, kıpraşmayı o kadar seven bir varlık ki, duramıyor bir türlü. İlla kendine düşman yaratmak istiyor, şeytanlar olmadan rahat edemiyor. Rahatsızlık istiyor.

Bir dursa, bir kabul etse, bir teslim olsa, şefkatle, sevgiyle, hoşgörüyle, güvenle, yargısızca bakabilse, kaldırsa o kendi inşa ettiği duvarları, labirentleri…

Boşluğun, yorumsuzluğun ne kadar muhteşem bir öğretmen olduğunu görebilse…

Bıraksa kendini o müthiş Deniz’e…

 

 

0

Uçmak

Uçağa her bindiğimde, gökyüzünden aşağıya, gittikçe küçülen, insanlara, koca binalara, arabalara, yollara bakmayı seviyorum. Bu gözümün önünde hızla küçülen dünya, bana hiçliği hatırlatıyor yine. Bunda huzur buluyorum. Aklımda bin bir türlü sorular beliriyor. “Bu kadar okuyorum, çalışıyorum, koşturuyorum, seviniyorum, üzülüyorum, kazanıyorum, kaybediyorum, niye? Her şey böyle küçülüyor, kayboluyorsa, neden bunca emek? Ne için?” Diyorum.

Sonra inişe geçiyor uçak, her şey yeniden büyümeye başlıyor. “Kaybolmadık bak, buradayız, varız!” diyorlar. Tüm bu döngü benim için bir farkındalık seansı haline geliyor. Hayatta bazı şeyleri elde etmedikçe, yaşamadıkça, tecrübe etmedikçe, hayatın anlamını, ne için yaşadığımızı, büyük gibi gördüğümüz şeylerin aslında ne kadar küçük, küçük gibi gördüklerimizin de aslında ne kadar büyük ve önemli olabildiklerini göremiyoruz, kavrayamıyoruz. Bu yüzden yaşamak, rahatlık bölgesinden çıkabilmek, kaybolmak, hata yapmak, risk almak, denemek, okumak, düşünmek, sorgulamak, sevinmek, üzülmek, çalışmak, öğrenmek önemli. Her şey önemli. Uçmak ve inmek önemli, ayrılmak ve kavuşmak önemli, bakmak ve görmek önemli.

Uçaktan aşağı bakıp yine düşünüyorum, yanan küçücük ışıklara bakıyorum. Evleri ve içinde yaşayan insanları düşünüyorum. Bu kadar insan var, acaba kaç tanesinin hayatının kontrolü tamamen kendi elinde diye merak ediyorum. Kaçı acaba sadece kendi eşsizliği ile yaşayabiliyor? Kaçı gücünün gerçekten farkında? Kaçı mutluluğunun hemen yanı başında olduğunu görebiliyor? Kaçı onu uzaklarda arıyor? Ne kadar okuyorlar? Ne kadar yazıyorlar? Ne kadar zaman ayırıyorlar kendilerine, gelişimlerine? Ne kadar mazeret buluyorlar mutsuzluklarına? Ne kadar bakıyorlar kendilerine dışardan? Ne kadar risk alıyorlar? Kim için, ne için yaşıyorlar? Yaşadıkları günler, ne kadar farklı birbirinden? Bir ışık olsalar ne kadar aydınlatırlardı karanlıkta çevrelerini? Bir yiyecek olsalardı tatları nasıl olurdu? Hangi vitaminler olurdu içlerinde? Suya düşseler suyun rengi ve kimyası nasıl değişirdi? Sonrasında o su içilebilir miydi?

Uçağın tekerleri birden hızla yere değiyor ve kendime geliyorum. Büyük gibi görünen küçük dünyamın içine dönüyorum…

“photo by fksr on flickr”

0

Büyümek

Bu günlerde sürekli çocukluğumu düşünüyorum. Nelere gülerdim? Nelere üzülürdüm? Neleri dert ederdim? Kendimi ne kadar ifade edebilirdim? Hangi arkadaşlarımı, neden severdim? Sevmediklerim kimlerdi? Neden sevmezdim? Oturup bunları düşünüyorum, gözlerimi kapatıp. Bazı anılar hemen çıkıveriyor ortaya, bazıları zorluyor, saklanıyorlar sanki. Arka planda çocukken dinlediğim, sevdiğim şarkıları açıyorum, fotoğraflarıma bakıyorum. Saklananlar cesaret bulur, saklandıkları yerden çıkarlar belki diye.

Her yaş döneminin ayrı tatları, ayrı dünyaları olduğunu düşünüyorum. Onlu yaşlar, yirmili yaşlar, otuzlar ve şimdi kırklar. Buraya çok hızlı geldiğimi farkedip bir an şaşırıyorum. Sonra şaşırdığımı farkedip, gülerek yine şaşırıyorum.

Küçükken de hayal ederdim, geleceği, otuzlu, kırklı yaşları hayal ederdim. Çok uzak görünürdü. Büyümenin nasıl bir şey olduğunu merak ederdim. Çalışmak, evlenmek, para kazanmak nasıl şeylerdi? Continue Reading →

1

Fotoğrafçılık


"Bir fotoğraf bin kelimeye bedeldir." derler, buna kesinlikle katılıyorum. Kelimelerle aktarmakta zorlanacağınız bir duyguyu, bir fotoğraf ile yansıtabilirsiniz. Sizin için özel olan anıları günlüğünüze yazabilirsiniz ama çektiğiniz bir fotoğraf tüm o anın heyecanını, etkisini ve güzelliğini o fotoğrafa her baktığınızda yeniden yaşamanızı sağlayacaktır.

Fotoğraf makinamı her elime aldığımda dünyaya farklı bir gözle bakmaya başlıyorum. Her açı, her detay, her görünüş farklı anlamlar içermeye, farklı hikayeler anlatmaya başlıyor. Fotoğraf çekerken tamamen anda kalıyorum. Artık bakmıyor, gerçekten görüyorum. Zihin, beden, duygu ve ruh hepsi devreye giriyor sanki, işbirliği yapıyor.  

İşte bu yüzden seviyorum fotoğraf çekmeyi, anları yakalamayı, anda kalmayı. Fotoğraf çekerken beynimin hem sağ hem de sol yanının aynı anda devreye girdiğini hissediyorum.

Bir yandan kadraja almak istediğiniz görüntüyü seçersiniz, bir yandan fotoğraf makinasının tüm teknik özelliklerini bu kadraja en uyacak şekilde ayarlarsınız. Tüm bu seçenekler içerisinde seçeceğiniz her kombinasyon farklı bir etkiye sahip olacaktır ve hangisinin en fazla etkisi olacağını bulma, sizin tecrübeniz ile belirlenecektir.


Photo by Justin Setterfield
0

Koçluk neden işe yarıyor?

.

Arayış dönemi

Doğduğumuz andan itibaren aslında iki amacımız vardır. Hayatta kalmak ve bunu sürdürebilmek. Bu süreçte karşımıza sürekli seçenekler, fırsatlar, çatışmalar, yeni yollar, kararlar çıkar. Bazı anlarda ne yapacağımızı, hangi kararı alacağımızı, neyi seçeceğimizi bilemeyiz. Çıkmaza düşeriz. Bazen de içinde bulunduğumuz durumun nasıl bir durum olduğunu bile kavrayamayız. Kaybolmuşuzdur. Bu durumda kaygı, endişe, stres, sıkıntı gibi duygular baş gösterir. Danışan duygularının farkındadır ve bu durumdan çıkmaya, değişim ihtiyacı içine girmeye başlar. Bu dönem bir arayış dönemidir. Bir anlam arayışı dönemi.

Koç'a kavuşma

Tam da bu noktada koçluk ihtiyacı ortaya çıkar. Koçluk sürecinde koç, çok iyi dinler, danışanın hangi haritada kaybolduğunu, özde neye ihtiyacı olduğunu belirler ve güçlü sorularla danışana haritada nerede olduğunu bulması konusunda aynalık yapar. Danışan koç tarafından desteklenir. Bu desteklenme gerekiyorsa rahatsızlık verici de olabilir. Değişim gerekiyordur ve kişinin rahatlık bölgesi bu değişim karşısında direnç gösterir. Koç, varlığı ile bu süreci çok iyi yönetir ve bir sihirbaz gibi, danışanı varmak istediği noktaya doğru yönlendirir. Bu yönlendirme tavsiye veya akıl vererek değil, danışana farkındalık kazandırarak, görünmeyeni göstererek gerçekleşir.

0

Yoga

Benim için yoga...

Yoganın benim için ne anlama geldiğini yukarıdaki video çok güzel özetliyor aslında. Zaten kaldı ki bu kadar eski bir tarihi ve felsefesi olan bir olguyu burada ancak Deniz'deki yansımaları olarak aktarabilirim. Yogayla tanışmak ve öğrenmek isteyenler eminim daha doğru adresleri bulacaklardır.

Yine sorular

Videoyu baştan sona izlemenizi ve sizde oluşturduğu hisleri paylaşmanızı isterim. Laruga Glaser bu zorlayıcı asanaları yaparken ne hissediyor acaba? Nasıl oluyor da bu kadar zor pozlar altında dururken yüzünde böylesine bir rahatlık taşıyabiliyor? Bu kadar zarif bir denge hali ona hayatında neler kazandırıyor acaba?


Sonuç

Yoga gerçekten de hayatın kendisi. Sınırlarını keşfetmek, kırılma noktalarını bulmak, eşiklerinin farkına varmak, yoga. Tüm içindeki dirençlerle yüzleşmen, bedeninin üzerinden zihnini terbiye edebilmen demek. Kaybettiğin dengeyi bulmanı sağlayan bir oyun yoga. Sabrın önemini hatırlatan bir öğretmen. Sonuçların, hedeflerin prim yaptığı bir dünyada sana önemli olanın yolda olmak olduğunu hatırlatan bir dost. Kendini bir şey sandığında sana haddini bildiren bir dost. Hiç "ayıp olur!" demeden, dobra bir dille seninle konuşan bir dost. Sahip olduğumuz bedenin, kullanma klavuzu o.

İşte bunlar yoganın benim üzerimdeki yansımaları. Peki sendeki yansımaları neler? Sen kendi eşsizliğinde yogada ne buluyorsun? Yoga değilse kendine açılan kapın, o zaman nedir o?

1

ICF- Uluslararası Koçluk Federasyonu

ULUSLARARASI KOÇLUK FEDERASYONU NEDİR? 1995 yılında kurulan ICF’in esas amacı profesyonel koçluğun sanatını, bilimini ve uygulamasını ilerletmektir. Dünya çapında lider bir koçluk kuruluşu olan ICF, yüksek standartlar belirleyerek, bağımsız sertifikasyonlar sunarak ve unvan sahibi koçlardan oluşan dünya çapında bir ağ kurarak bu hedefi doğrultusunda çalışmaktadır. Bugün, ICF’in dünya çapında tanınmasının ardında: • Koçluk temel yeterlilik ölçütleri • Üyelerini dünya çapında bir koçluk topluluğuna dâhil etmesi • Profesyonel etik kurallar ve standartlar oluşturması • Uluslararası geçerliliği olan akreditasyon programı geliştirmesi • ICF Yerel Kuruluşları üzerinden ağ fırsatlarını kolaylaştırması • Koçluk araştırmalarını yönetmesi ve uygulaması • Koçluk eğitimi programları için bir kılavuz oluşturması • Tartışma odaklı Özel İlgi Grupları (ÖİG) sunması • Bölgesel ve uluslararası konferanslar düzenlemesi ve • Üyelerin yararlanabilmesi için stratejik ve kaynak ortaklıkları yapması bulunmaktadır. ICF’in geleceğe dair öngörüsünde, koçluğun toplumun bütünleyici bir parçası olduğu ve ICF üyelerinin profesyonel koçluğun en yüksek kalitesini temsil edeceği düşüncesi yer alır. Bu vizyona ulaşmak için ICF’in çalışmaları arasında: • ICF üyeliğinin değerini ve yararını arttırma • Hem teori hem de profesyonel koçluk kriterlerini oluşturan standartlar yaratmak • Üyeler, meslek alanı ve halk arasında her geçen gün, sektördeki en güvenilir bilgi kaynağı olarak değerlendirilmek • Halk arasında ICF Unvanlı koçların tercih sebebi olarak değerlendirilmesini sağlamak. Daha detaylı bilgi için ICF Türkiye sitesini inceleyebilirsiniz.
0

Koçluk nedir?

Bu dünyaya geldiğimiz andan itibaren bir yolculuğa çıkmaya başlıyoruz. O andan itibaren kendi hayat hikayemizin baş kahramanı olarak, çevremizle sürekli bir etkileşime giriyoruz. Çok temel ve ilkel bir görev tüm yolculuk boyunca bize eşlik ediyor: Hayatta kalabilmek! Büyüyoruz ve bu hayatta kalma görevi değişik türevleri ile bizi etkilemeye devam ediyor. Hikayemiz bazen ilginç, bazen sıkıcı, bazen dram dolu, bazen eğlenceli, bazen de harika geçiyor. Bu hikayede ilerledikçe tüm dünyayı kendi kitabımızın sayfalarından ibaret sanma yanılgısına düşüyoruz. Çokça çelişkiler, çatışmalar yaşıyoruz. Seçim yolları çıkıyor karşımıza, zorlanıyoruz karar vermekte. Unutuverdiğimiz hayatta kalma dürtüsü içten içe bizi konfor alanlarında tutuyor. Değişim yavaşlıyor, yaşamlarımız hantal, sıkıcı ve sabit diski dolmuş bir bilgisayarın hızında yaşar hale getiriyor bizi. Bu noktada karşımıza çıkan rahatsızlığın boyutuna göre ya dayanmayı seçiyoruz, ya da değişmeye karar veriyoruz. Bazen nasıl ve neyle mutlu olacağımızı biliyoruz ve bununla ne yönde değişeceğimize karar verebiliyoruz. Bazen de sadece değişim isteği ile kala kalıyoruz. Ne yapacağımızı, nereye gideceğimizi bilemiyoruz. Koçluk işte tüm bu durumlara destek olan bir süreç. Karanlıkta kalındığında size fenerle yolunuzu bulduran adımlar. Neye benzediğinizi göremediğinizde size ayna tutan kişi koç.
0

Yaşam Döngüleri

  Gündüz, gece, gündüz, gece; tik, tak, tik, tak... Sonsuzluk... İçinde bir yerlerde mavi bir gezegen... Dünya... Dönüyor, hem kendi ekseninde, hem de güneşin çevresinde... Saniyeler, dakikalar, saatler, günler, haftalar, yıllar... Sabah oluyor... Esniyoruz, geriniyoruz; uyanıyoruz... Tik, tak, tik, tak... Yemek, okul/iş, yemek, okul/iş, yemek... Ne var bu "tik"lerin ve "tak"ların arasında? Bizi biz yapan... Bir hayat algoritması gibi... Her gün yeni baştan çalışan... Continue Reading →

İçe Yolculuk

  Gerek iş, gerekse gezmek amaçlı bir çok ülkeye gittim. Değişik insanlar tanıdım. Beraber çalıştım. Bir çok şey öğrendim. Kilometrelerce yol yürüdüm. Fotoğraflar çektim. Merak ettiğim şeyler oldu. Not aldım. İnternetten araştırmalar yaptım. Hayaller kurdum. Hayatıma yansımalarına baktım. Meraklı bir çocuk heyecanı ile sürekli bir arayış içinde oldum. Neyi aradığımı bilmeden, aslında, bir şey aradığımın da farkında olmadan dolandım durdum yeryüzünde. Pek anda kalmayı başarabilen biri olamadım. Çünkü anda kalacak zamanım yoktu. Acelem vardı hep. Hızlı konuştum, hızlı yürüdüm, hızlı düşündüm. Sonra garip bir şeyler olmaya başladı. Büyümeye direnen bir çocuk gibi yaşarken, farkına vardım ki hayat da anda kalamıyor. Onun da acelesi var. Benden de hızlı, bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Sonra bir karar verdim ve yarışmayı bıraktım. İlk gördüğüm yere oturdum. Sanki doğdum doğalı ilk defa oturuyorum gibi geldi. Arkama yaslandım, ne çok sert, ne çok yumuşaktı. Sırtımın şeklini almıştı koltuk. Bana sarılmıştı sanki. Bacaklarımda muhteşem bir rahatlama hissettim. Ufak ufak kramplar, küçük birer elektrik şokları gibi bacaklarımı hayata döndürmeye çalışıyorlar gibiydi. Burnumdan geçen havayı hissettim. Ciğerlerimin genişlediğini. Oksijenin kanımda ilerleyerek hücrelere hayat getirdiğini... Continue Reading →
Translate »