Archive | Koçluk Günlüğü

Kuvvetler arasında

Yaşadığımız her an, farklı ve değişen bir takım kuvvetlerin etkisi altındayız. Bu kuvvetlerin belirli şiddetleri ve aynı zamanda yönleri de var. Tam da fizikte gördüğümüz kuvvetler gibi…

Bazen bu kuvvetlerin bizi yönlendirmesine izin veriyoruz. Bazen de direniyoruz. Çoğu zaman bilinçsizce, farkında olmadan giriyoruz bu kuvvetlerin etki alanına, uzaydan gelen meteorlar gibi.

Newton’un hareket yasalarındaki gibi her etki bir tepki doğuruyor hayatta. Aldığımız kararlar, yaptığımız seçimler, ağzımızdan çıkan kelimeler, inançlarımız, değerlerimiz, kısaca attığımız en küçük adımda bile bu kuvvetlerin ortaya çıkmasına sebep oluyoruz. İlk bakışta dışardanmış gibi görünse de aslında bu kuvvetlerin tamamı içimizde doğuyor. Biz doğuruyoruz. Uyaranlara vermeyi seçtiğimiz tepkilerle doğuruyoruz. Bize, doğru, yanlış, günah, sevap, güzel, çirkin diye öğretilenlerle uyumlu tepkiler, kuvvetler, doğuruyoruz. Hoşumuza giden kuvvetlerle güle oynaya aynı yönde ilerliyoruz, gitmeyenlere karşı gelip direniyoruz. Düşman olarak görüyoruz. Yaşamdaki zindeliğimiz, mutluluğumuz, huzurumuz büyük ölçüde bu kuvvetlerle ne kadar uyum içinde yaşadığımız ile orantılı oluyor.

Bilinçsizce, kendi yarattığımız bu labirentin içerisinde dönüp dolaşıyoruz. Sadece bir an için durduğumuzda, tüm o kuvvetlere yorum yapmayı bıraktığımızda, direnmeden, yargılamadan, savaşmadan, onların geçişlerini farkındalıkla izlemeye başladığımızda, bir şeyler değişmeye başlıyor. Labirentin duvarları yıkılıyor. Özgürleşiyoruz, gelişiyoruz, büyüyoruz, görmeye başlıyoruz hakikatleri. Bilinçsizliğin robotize ettiği bedenlerimiz, hücrelerimiz, gerçek anlamda yaşamaya, gerçek anlamda titreşmeye başlıyor. Tüm kutsal kitaplar, peygamberler, uzak doğu felsefeleri aslında aynı şeyi söylüyor. Ancak bizler kendi yarattığımız o bilinçsizlik tanrısının o kadar güçlü bir etkisi, kuvveti, altındayız ki göremiyoruz. Bu tanrı nefretle, tahammülsüzlükle, cahillikle, sabırsızlıkla, bin bir türlü yargılarla beslenip o kadar büyük bir canavar haline geliyor ki, elimizde ne sevgiye, ne şefkate, ne hoşgörüye, ne ilime, ne bilime, ne de durup, kendimize dışarıdan bakabilmeye yer kalıyor.

Her akarsu farklı farklı yollardan aynı denize akıyor. Namaz, meditasyon, dua, yoga… , insanın bu dünya gezegeninde ortaya çıkışıyla aynı anda ortaya çıkan bu kuvvetlerle barış içinde, uyum içinde yaşamak için bize gönderilmiş araçlar aslında. Şekilde farklı görünüyor olabilirler ama manada hepsi aynı. Dur, düşün, gör, hisset, farkında ol diyen araçlar. Ancak insan, doğası gereği, kıpraşmayı o kadar seven bir varlık ki, duramıyor bir türlü. İlla kendine düşman yaratmak istiyor, şeytanlar olmadan rahat edemiyor. Rahatsızlık istiyor.

Bir dursa, bir kabul etse, bir teslim olsa, şefkatle, sevgiyle, hoşgörüyle, güvenle, yargısızca bakabilse, kaldırsa o kendi inşa ettiği duvarları, labirentleri…

Boşluğun, yorumsuzluğun ne kadar muhteşem bir öğretmen olduğunu görebilse…

Bıraksa kendini o müthiş Deniz’e…

 

 

0

Uçmak

Uçağa her bindiğimde, gökyüzünden aşağıya, gittikçe küçülen, insanlara, koca binalara, arabalara, yollara bakmayı seviyorum. Bu gözümün önünde hızla küçülen dünya, bana hiçliği hatırlatıyor yine. Bunda huzur buluyorum. Aklımda bin bir türlü sorular beliriyor. “Bu kadar okuyorum, çalışıyorum, koşturuyorum, seviniyorum, üzülüyorum, kazanıyorum, kaybediyorum, niye? Her şey böyle küçülüyor, kayboluyorsa, neden bunca emek? Ne için?” Diyorum.

Sonra inişe geçiyor uçak, her şey yeniden büyümeye başlıyor. “Kaybolmadık bak, buradayız, varız!” diyorlar. Tüm bu döngü benim için bir farkındalık seansı haline geliyor. Hayatta bazı şeyleri elde etmedikçe, yaşamadıkça, tecrübe etmedikçe, hayatın anlamını, ne için yaşadığımızı, büyük gibi gördüğümüz şeylerin aslında ne kadar küçük, küçük gibi gördüklerimizin de aslında ne kadar büyük ve önemli olabildiklerini göremiyoruz, kavrayamıyoruz. Bu yüzden yaşamak, rahatlık bölgesinden çıkabilmek, kaybolmak, hata yapmak, risk almak, denemek, okumak, düşünmek, sorgulamak, sevinmek, üzülmek, çalışmak, öğrenmek önemli. Her şey önemli. Uçmak ve inmek önemli, ayrılmak ve kavuşmak önemli, bakmak ve görmek önemli.

Uçaktan aşağı bakıp yine düşünüyorum, yanan küçücük ışıklara bakıyorum. Evleri ve içinde yaşayan insanları düşünüyorum. Bu kadar insan var, acaba kaç tanesinin hayatının kontrolü tamamen kendi elinde diye merak ediyorum. Kaçı acaba sadece kendi eşsizliği ile yaşayabiliyor? Kaçı gücünün gerçekten farkında? Kaçı mutluluğunun hemen yanı başında olduğunu görebiliyor? Kaçı onu uzaklarda arıyor? Ne kadar okuyorlar? Ne kadar yazıyorlar? Ne kadar zaman ayırıyorlar kendilerine, gelişimlerine? Ne kadar mazeret buluyorlar mutsuzluklarına? Ne kadar bakıyorlar kendilerine dışardan? Ne kadar risk alıyorlar? Kim için, ne için yaşıyorlar? Yaşadıkları günler, ne kadar farklı birbirinden? Bir ışık olsalar ne kadar aydınlatırlardı karanlıkta çevrelerini? Bir yiyecek olsalardı tatları nasıl olurdu? Hangi vitaminler olurdu içlerinde? Suya düşseler suyun rengi ve kimyası nasıl değişirdi? Sonrasında o su içilebilir miydi?

Uçağın tekerleri birden hızla yere değiyor ve kendime geliyorum. Büyük gibi görünen küçük dünyamın içine dönüyorum…

“photo by fksr on flickr”

0

Büyümek

Bu günlerde sürekli çocukluğumu düşünüyorum. Nelere gülerdim? Nelere üzülürdüm? Neleri dert ederdim? Kendimi ne kadar ifade edebilirdim? Hangi arkadaşlarımı, neden severdim? Sevmediklerim kimlerdi? Neden sevmezdim? Oturup bunları düşünüyorum, gözlerimi kapatıp. Bazı anılar hemen çıkıveriyor ortaya, bazıları zorluyor, saklanıyorlar sanki. Arka planda çocukken dinlediğim, sevdiğim şarkıları açıyorum, fotoğraflarıma bakıyorum. Saklananlar cesaret bulur, saklandıkları yerden çıkarlar belki diye.

Her yaş döneminin ayrı tatları, ayrı dünyaları olduğunu düşünüyorum. Onlu yaşlar, yirmili yaşlar, otuzlar ve şimdi kırklar. Buraya çok hızlı geldiğimi farkedip bir an şaşırıyorum. Sonra şaşırdığımı farkedip, gülerek yine şaşırıyorum.

Küçükken de hayal ederdim, geleceği, otuzlu, kırklı yaşları hayal ederdim. Çok uzak görünürdü. Büyümenin nasıl bir şey olduğunu merak ederdim. Çalışmak, evlenmek, para kazanmak nasıl şeylerdi? Continue Reading →

1

Koçluk nedir?

Bu dünyaya geldiğimiz andan itibaren bir yolculuğa çıkmaya başlıyoruz. O andan itibaren kendi hayat hikayemizin baş kahramanı olarak, çevremizle sürekli bir etkileşime giriyoruz. Çok temel ve ilkel bir görev tüm yolculuk boyunca bize eşlik ediyor: Hayatta kalabilmek!

Büyüyoruz ve bu hayatta kalma görevi değişik türevleri ile bizi etkilemeye devam ediyor. Hikayemiz bazen ilginç, bazen sıkıcı, bazen dram dolu, bazen eğlenceli, bazen de harika geçiyor. Bu hikayede ilerledikçe tüm dünyayı kendi kitabımızın sayfalarından ibaret sanma yanılgısına düşüyoruz. Çokça çelişkiler, çatışmalar yaşıyoruz. Seçim yolları çıkıyor karşımıza, zorlanıyoruz karar vermekte. Unutuverdiğimiz hayatta kalma dürtüsü içten içe bizi konfor alanlarında tutuyor. Değişim yavaşlıyor, yaşamlarımız hantal, sıkıcı ve sabit diski dolmuş bir bilgisayarın hızında yaşar hale getiriyor bizi. Bu noktada karşımıza çıkan rahatsızlığın boyutuna göre ya dayanmayı seçiyoruz, ya da değişmeye karar veriyoruz. Bazen nasıl ve neyle mutlu olacağımızı biliyoruz ve bununla ne yönde değişeceğimize karar verebiliyoruz. Bazen de sadece değişim isteği ile kala kalıyoruz. Ne yapacağımızı, nereye gideceğimizi bilemiyoruz. Koçluk işte tüm bu durumlara destek olan bir süreç. Karanlıkta kalındığında size fenerle yolunuzu bulduran adımlar. Neye benzediğinizi göremediğinizde size ayna tutan kişi koç.

0
Translate »